05 Kasım 2009 Perşembe

...Nerede kalmıştık...


Tuvaletten sonra yerime döndüğüm de kadıncağızın konuşası bitmediği için muhabbete devam ettik, kocası da sıkıldığımı düşünmüş olsa gerek bana dönüp “ne yaparsın öğretmen işte konuşup durur, bunu işi bu” gibilerinden birşeyler söyleyince gülüştük.

Bulutların üzerinde ortalık günlük güneşlikti. Güney-Batıya gittiğimizden benim oturduğum taraf kuzeye bakıyordu ve güney doğrudan bana gelmiyordu dışarıyı izlemesi zevkliydi, taki.... Taki alçalmaya başladığımızda kalın bir bulut kümesine girene kadar. Yine de bu bulut kümesi yukardan bembeyaz görünmekteydi lakin gelin görünki altına indiğimizde yeryüzünü gri bir renge bürümekle kalamamakta kendiside yerden gri görünmekteydi. Kısacası hayat olduğumuz yerden gördüğümüz gibi değil! J Havaalanına indiğimizde arkalardan birkaç alkış sesi geldi, tam olarak anlamadım pilota güvenmiyorlardı da indirdiğine mi sevindiler, yoksa 5 saat koltuklarda kıpırdamadan oturdukları için kendilerini mi alkışladılar. Hava alanı çok küçük, bir de şehirin içinde kaldığından alçalırken çatılardan bir parça aldı alacak. İzmir Adnan Menderes Havaalanı’ndan beter. Uçaktan indikten sonra yerli halkla bizi ayırdılar, ben pasaport kontrolüne gittim ve pasaportumu onaylattıktan sonra çantaları alınacağım alana geçtim. Ben gittiğimde zaten çantam ortalıkta dolanmaya başlamıştı, hemencecik çektim. Bu arada ortalıklarda freeshop da göremedim, çok da birşeyler alasım yoktu zaten, insanın çantaları ağır olunca kendine yeni yük edinesi gelmiyor.

Havaalanı çıkışında tren garına gitmek için neyi seçsem karar veremedim. Birkaç dakika otobüs duraklarında oyalandım sonra gara “aeroshuttle” ın gittiğini öğrendim ben “aerobus” durağında beklediğimden gelen otobüse binecek olmamın verdiği heves kursağımda kaldı. Sonra “paramla rezil mi olcam beee” deyip atladım oradaki taksiye, atladım derken taksiye binmek için de sıraya girmem gerekti. Bindiğim taksi Citroen C5 di şasırmadım değil. Neyse nereye, tren garına muhabbetinden sonra şöförle biraz muhabbet ettik, muhabbetimizden midir, yoksa tipimden mi bilemedim; yol 4.6 € +1.6 € bagaj tutmuşken adam bu yetmez 1.6€ bagaj parası daha deyip toplamın uymadığı bir 8.4 € istedi. Adam mı seçiyon, dalgamı geçiyon muhabbetinden sonra hakkı olan 6.2 verip, söve söve arabasına binip gidişini zafer kazanmış edasıyla izledim ne de olsa portekizdeki ilk pazarlığımı yapmış ve en azından fazlasını vermemiştim.

Tren garına geldiğimde saat 14:00 bile değil di daha, biraz ortalıkta takıldım. Susamıştım 0.5ml bir şişe su aldım 1€ verdim bu koydu işteJ orada birkaç çeşit su vardı ve şişeleri çok yabancıydı. Aralarında bir fark olmadığını öğrendim. Sonra 1 nolu peronda IC(Intercitidal) trenini beklerken yanıma bir Pakistan uyruklı öğrenci geldi sanırım master programını yapmak için gelmiş ama 3 sene mi ne kalacakmış, adı Muhammed Alam di. Sevimli bir herif, ama sakız çiğner gibi konuşuyordu İngilizceyi, Portekizce pek birşey bilmediğimizden yakındık. Adamın ilk dikkatini çeken, söylediğine göre, burada herkesin bir sevgilisi olduğuymuş, kimseyi yalnız görmemiş. O da aynı trene bindi ama o benden 30 dk önceki istasyon olan Averio’da inecekti, indi mi bilmem, belki uyuyakalmıştır. Tren bizim şu an çalışmakta olan Eskişehir-Ankara arasındaki yüksek hızlı trenlere benzemekte ama adamların normal treni bu 260 gördüğünü sanmıyorum ama bi 120km/h gidiyordur. Cam kenarıma tekrar oturdum, oralıkta öğrenci doluydu. Sanırım millet pazar günü tatilerinden dönüyordu. Bir süre sonra biletçi amca geldi. Bileti uzatınca, bu arada biletim bilgisayar çıktısıydı, baktı beni hazırlıklı gördü , böyle çıktılı mıktılı, benim pasaportumu göstermemi beklemeden elindeki aletle deldi mi, zımbaladı mı bilmiyorum bişiyler yaptı ve yoluna devam etti. Sonra uyumuşum. Kendime geldiğimde tren yoluna devam ediyordu. Karşıdan gelen kızlar bana bakınca sevindim birden, dedim ilgi odağı olduk daha ilk günden ve bir de cama dönüp baktım ki ilgi odağı değil de horoz olmuşum, saçım horoz ibiğine dönmüş, böylece yine olmadı. Bazılarında yok diyorum bu şeytan tüyü geni. Gerçi çok da dert değil yaJ Tren geldi durdu Porto- Campanha da. İndik tabi, burada beni Üniversitenin erasmus klübü olan ESN’den bir kız karşılayacaktı. Sağ olsun gelmiş, bir adı da var Ana Nunes Vieira, tam telefona sarılacakken ben geldim diye, gördüm bekliyordu. Aldı beni arabasıyla kalacak yer bakmaya gittik. Sky Oporto Hostel denen bir Hostelı önerdi. Sanırım Vize içinde kardeşim Sercan bana oradan rezervasyon yaptırmıştı. Neyse gittik, rezervasyonsuz ve son gece gittiğimden 20€ verdim, o gece de netten ertesi gün için rezervasyon yaptım. 8 kişilik bir odaydı ama oda da iki kişi kalmaktaydı bana 3 nolu yatağı verdiler ve 5€ depozito karşılığında bir de kilitli dolap. Eşyaları bıraktıktan sonra Ana arabayla birşeyler yemeğe götürdü. Ünlü bir alışveriş caddesinde bir alışveriş merkeziydi “ Ana Caterina”. Bu arada Ana aptalca sürüyordu diğer Portolular gibi. O da İstanbul’a gelmiş birkaç hafta kalmış, o yüzden biliyor İstanbul trafiğini ve orada kullanamayacağını söylüyor. Sarımsaklı yoğurtlu, kivili şeftalili bir makarna yedim. Değişik tatlar olmasına rağmen çok absurt olmadı, hoşlandım bile. Sonra beni hostela bıraktı. Çok geç olmadan yattım, yorulmuştum da.

Pazartesi günü erken kalktım, hostelda kahvaltı yaptıktan sonra (ki bu fiyata dahildir) Rektörlüğe kaydımı yaptırmak için yola çıktım. Gece görüşünden sonra tabiki de gündüz ortalığı görmek bir farklı oldu. Bana temiz gelmesine rağmen havası açısından yerlileri Portoyu kirli bulmaktaymışlar, etrafındaki fabrika ortamından kaynaklı. Hosteldan Rektörlüğe kadar yürüdüm ki bu yaklaşık 1.1 km ye tekabül etmekteydi. Gittiğimde saat 08:35di kimse yoktu güvenlikçiden başka sevecen bir adamdı üst kata çıkmam gerektiğini söyledi. 09:10 da millet gelmeye başladı. International Office denilen değişimdeki öğrencilerle ilgilenen birimdeki sekreter ingilizce bilmiyor bu yüzden iletişimde olanakları zorladım. Yaklaşık 30-35 dk. bekledikten sonra Terresa isimli bir bayan geldi, gereken evraklar olan (seyahat sigortası, pasaport fotokopisi ve 2 fotoğrafın) yanımda olup olmadığını sordu, hazırlayıp verdim. Yaklaşık 5 dk sonra odasına çağırdı. Normalde öğleden sonra öğrenci kabul ediyorlarmış, benim bundan haberim olmadığını söyleyince kıramadı sanırım, sağ olsun ilgilendi. Odasında bir torba hazırlamış bana, içinde fakülte ve üniversiteyle ilgili evraklar vardı ve fakülteyle ilgili bir sunum yaptı bana bilgisayarda. Bir erasmus öğrenci kartı ve birde erasmus öğrencilerinin aralarında bedava konuşup, yazışabildiği bir TNM servisine ait sim kartı verdi . Daha sonrasında hastaneye geçtim metroyla, ulaşım burada metroyla çok rahat hastane sarı hattın en son durağı merkez istasyondan 11 dk. Orada Ana ve arkadaşlarıyla buluştuk. Onlarla tanıştım, yemek yedik ve hiç beğenmedim. GATA’nın yemeklerinden de kötü olan ilk yemeğimdi. Bundan sonra kendim tost götürmeye karar verdim. Sonrasında Erasmus öğrencileriyle ilgilenen kişi olan Sophia’nun yanına çıktım. 14:30 da öğrenci kabul etmeye başladığını söylemişti ben 14:25 de yola koyuldu. Hastanenin içinde olmama rağmen odasına çıkabilmem 25 dk. mı aldı. Hastane hastane değil labirent mübarek, harita lazım.Oradaki işlerden sonra Fakülte sekretelerliğine de uğradım ve 1 hafta sonra çıkacak olan öğrenci kimliğimi bekleyerek hastaneden çıktım. Sophia Psikiatriden başlayacağımı söylediğinden psikiatri bölümüne uğradım ama sekreter çoktan çıkmış olduğundan konuşamadan döndüm, yarına kaldı. Oradan hostela geçtim bu arada bugün öğlen arasında rektörlükten aldığım ev ilanlarının olduğu kağıtlara Ana ile baktık ve hatta para yükleyip aradık uygun olanları ve Ana portekizce konuştu ama uygun bir tane bulamadık. Hostela geldiğimde nette biraz bakındım ve oradakilerle konuştum Avusturya’dan Alexander adına biri kalıyordu babası pretisyenmiş ve kardeşi de tıpda okuyormuş, bu okumamış üniversitesi sürekli bir gezme halindeymiş 3 ayda İstanbul’dan Doğu Beyazıt’a kadar Anadolu’yu gezmiş. Şimdi Porto’da çalışacak ve kalacak biryerler aramakta. O gece rektörlükten aldığım ilanları tekrar inceledim. Uygun gördüğüm birkaç tanesini aradım. Aradıktan sonra İngilizce konuşup konuşamayacaklarını sorup devam ettim. Ertesi güne iki randevu ayarladım. Oda fiyatları elektrik-su dahil min 200 civarında. Birkaç alternatifin verdiği huzurla uyudum.

Salı, bugün sabah hostelda uyandım. Maria de Fatima isimli ev sahibiyle buluştum beni merkezden aldı kiraya çıakrdığı odanın olduğu eve getirdi. Sonradan öğrendiğim kadarıyla 61 yaşında olup, hiç göstermemekteydi. Ev dedemin Foça’daki evine benzer eski bir ev. Ev tahta değil, iki odası var biri tek kişilik, biri çift kişilik. Ben tek kişilik olanla ilgilendim. Çok hoşuma gitti, Evin ortasında bahçe varJ süper. Kadın da iyi bir kadına benziyor. Dedim 200 fazla bak internetin de yok yap bişiyler, başkaları da var onlara da bakıcam tamam dedi max. 180 ne indiririm oda kışın elektriğe abanırsan biraz da sen yardım edersin dedi. Akşama haber vereceğimi söyleyip ayrıldım eve 2 dk. yürüş mesafesinde yarı hattın metro durağı var, ev Porto’nun içinden geçen nehrin bir yakasından köprünün hemen dibinde çok güzel bir parkın altında ama malesef nehre değilde diğer tarada bakıyor. Evden çıktıktan sonra yakın olan değilde bir önceki metro istasyonuna kadar yürüdüm sanırım 800 m. Lik yoldu 10 dk. mı aldı. Oradan okula geçtim. Psikiyatriye gittiğimde kimse tam olarak ne yapacağımı bilmiyordu. Sorumlu doçent olan Dr. Suzanayı bekledim 30-45dk. geldiğinde Psikiatri alan 3 öğrenci vardı yanında. Ne yapacağım konusunda o da kararsız kaldı, ben de oradaki öğrencilerden biraz bilgi aldım. Yarın Psikiyatri bölüm başkanıyla konuşmaya çalışacağım. Oradan diğer ev sahibiyle konuşmaya gittim, biraz erken gittiğimden yakınlarda olan Media Markt a girdim, çok güzeldi, çok hoşuma gitti. Çıktığımda adam evdeymiş eve çıktım, atris olan adam evde atölye kurmuş resmen ve evdeki diğer oda da başka bir kadın kalıyormuş ama o evde yoktu. Evi dolaştım, büyüktü ama fazla eşya yoktu, buna rağmen dağınıktı. Biraz muhabbet ettik. Adam ve ev iyi di ama bana pek gelmedi. Çıkışta hemen Maria’yı aradım, tamam evi tutuyorum dedim. Oralardaymış arabayla geldi beni aldı, sağ olsun oradan hostela uğrayıp eşyalarımı aldık eve gittik, kadın evdeki eşyaların yerini gösterdi. Yatak yapılıydı zaten, havlu verdi. Tek durum daha önceden 8-14 kasım arası ev için başka bir aileye söz verdiğinden bu tarihler arasında beni evinde misafir edecek, tamam dedim. Anlaştığımız gibi 180 € verip ayrıldık. Biraz şehre geçtim, nehrin kenarına inip, buraya Riberia diyorlar, hoş antik bir yer. Kıyıya ahşap gemiler bağlı, içlerinde şarap fıçıları duruyor, güzel bir görüntü. Merkezde biraz internet bağlantısından sonra evin yakınlarında bulunan Dia SA nın Porto uzantısı olan Mini Preço’dan alışveriş yaptım. Eve gelip eşyalarımı boşalttıktan sonra son 2-3 günün yükünü atarcasına duş aldım, iyi geldi. Televizyon bozuktu, ona baktımJ uzatma bozulmuş, kısa devre yapıyordu onu değiştirdim evdeki başkasıyla. Maria sevinecek bu işe, televizyonu tamire götürmek zorunda olmaktan üzülmüştü.

...Başladım...

Başladım...

Uçmak güzel, bulutlar bembeyaz, düz, tam bir bulut:). Yeryüzü çok güzel görünüyor. Bulutların üzerinde uzayın karanlık ortamını biraz olsun hissediyorsun, ki bence çok güzel . 11.000 feette 860 km/h hizla gitmekteymişiz, kaptan pilot öyle dedi, ee inanmak lazım adama. Yunanistan hava sahasında yolculuk devam, kalkış sonrası yaklaşık 35 dk. oldu. Sırasıyla İtalya ve İspanya hava sahaları izleyecekmiş Yunanistanı. Bekleriz gelsinler, uzaktan da olsa bir görelim. Aşağıda düzlüklerde bir anda tepesi karlı dağların bitişini izlemek güzel.

Yeryüzünün güzellikleri belki de üzerinden ayrılınca anlanacak cinsten...
Kalkıştan önce biraz İş Bankası Milennium’da takılayım dedim. Aileme son bir mail attım. Hafif tatlı stresimi alsın diye bir absolut-portakal suyu kokteyli, birkaç da yolda kalırım diye kruvasan ayarladım kendime. Baktım saat geliyor, 10 ‘a 10 var e gideyim dedim. Galiba “boarding pass” den son ben geçtim:). Güzeldi.
Havalanında gazetelerin verildiği standtan gazetemi aldım. Arada onu okuyorum, ee dile kolay kaptan 13:00’de [Portekiz saatiyle] bir aksaklık olmazsa oradayız diyor. 5 saat eder. Bu arada güneşli havada bulutlara bakmak belli bir süre sonra gözleri ağrıtıyor, ben de güneş gözlüğümü çıkardım. Uçakta güneş gözlüklü başka kimse var mı bilemiyorum ama işe yarıyor.

Yunanistan üzerinden geçerken göz alabildiğine tarıma ayrılmış araziler görüyorum, iyi organize edilmişe benziyorlar. Göl ve barajlar da başarılı olmuş.

Arabaları sessizleştiriyorlarda şu uçaklara da bir çare bulmalılar. Uğultu var, bakalım 5 saat ardından başımız ne alemde olacak. Söylemeden geçemeyeyim. Yerim 08F cam kenarı. Kanatta denk gelmiyor. Önlerde, hafif yanımda motorun ucu görülüyor, ama manzaraya engel değil. Online olarak Acil Çıkışların ordaki koltukları alamıyordum ama iyi ki almamışım; normal koltuk gibi araları açık değil.

----------------------------------------------Az Sonra---------------------------------------------

Yunanistan sonrası İtalya başladı, Yunanistan’a göre yerleşimler daha kalabalık burada, en azından öyle görünüyor. Evler daha dağınık inşa edilmiş. Ama burada da Yunanistan’da gördüğüm gibi bir sürü rüzgar jeneratörleri var. İtalya semalarında yemek servisi başladı uçakta. Babama çok teşekkür ederim, onun sayesinde THY ile yolculuk ediyorum. Yemekte somon ızgara, sebze sote ve çok hafif fındıklı kremalı bir tatlı var ve yanında kırmızı şarap tercih ettim. Denizin üzerinden uçarken bulutların arasından denizi izlemek ve bu tarz bir yemek fena olmuyor. Şimdiden dönüş zamanı kullanacağım minibüs tarzında uçakları düşünmeden edemiyorum. İtalya üzerinde bulutlar koyun sürüleri gibiyid, parça parça. Pencereden bakınca sanırım bir başka THY uçağını gördüm. Bağıl hızın ne demek olduğunu gördüm. Kaptanın dediğine göre bizim hız 860 km/h onun da bir o kadar olsa 1600 km/h bir hızla gidiyormuş gibi gelmeliydi ve geldi de; roketler nasıl görünür giderken ona şahit oldum.
Uçak yolculuğu uzun olunca muhabbette şart oluyor tabii, sanırım bunu hisseden yanımdaki çift muhabbete girdi. Yanımda oturan kadın nereli olduğumu sordu , Türk değince şaırdı. Portekizli sanmış beni. Kendisi Portekizliymiş, Lisbonda oturuyor. Kocası asker emeklisi, kendisi Portekizce öğretmeni. Tıp son sınıfta oturan bir yiğeni varmış. Telefonunu filan verdi, tanışın dedi. İlk ilişki kuruldu, hadin hayırlısı. Portekizlilerde tıp sisteminden dert yanıyor. Kadın sanırım durmadan 1, 1.5 saat konuştu. Yoruldum, tuvalete kaçtım.:)

17 Ekim 2009 Cumartesi

...Eskilerden: Deli...

...DELI...


Kapıyı çektim usulca uyanmayasın diye. Yüzünde o tatlı gülümseme, uyandırmaya kıyamadım yine sabah yürüyüşüne, gerçi sen de gelmezsin hiç be. Bu sabah hava ne kadar hoş, hafiften esiyor meltem; denizden alıyor endamını, selamlıyor karayı tüm nezaketiyle.


Yürüyorum dar kaldırımlı taş yollarda, ama kaldırımlarda değil bilakis yolun ortasında. Günün en çok bu saatini severim bilirsin, her şey bana ait bu saatlerde; yollar, deniz, hava ve hatta martılar bile benim oluyorlar bu vakitte. Her adım atışımda yaşam var bu yerde, şimdi burnuma taze ekmek kokusu geldi, geçiyorum meşhur fırının önünden, nasıl da canım çekti aslında, ama bugün sana kahvaltı benden yatağında.


Sonunda gördüm işte o güzel maviliği, üzeri hafif dalgalı. Utanmadan cilve yapıyor bir de bana, bilmiyorki görmez bu gözler senden başkasını. Yürüyorum kordon boyunca, deniz hanımda eşlik ediyorlar bana. Biraz oturacağım şimdi ilerdeki bankta. Az sonra balıkçılar başlar birer birer açılmaya, onlarda olmasa nasıl yeriz o leziz mi leziz deniz çıpralarını.

Oh be dünya varmış, biraz dinleneyim şurada, bugün biraz fazla yürüdüm galiba. Birazdan dönerim, uyandığında yanında olup günaydın öpücüğünü kondurmak isterim dudaklarına. İşte martılarım geçiyor yanımdan, evet evet benim martılarım bunlar, hergün bu saatlerde benim olurlar, sonra özgürlüklerini veririm onlara. Dur bak hele, kimler geliyor şuradan, yaramaz bir martı kaçmış aradan. Pek de şeker bir şey, konmasına izin verdim yamacıma, başladık biraz konuşmaya.


Hayda işte bu da o her zamanki delilerden, bunların insanı da bir, hayvanı da. Başladı yine aynı hikaye; neymiş efendim yatmıyormuşsun aslında sen şimdi oracıkta. Uzaklardaymışsın hem de çok uzakta. Bırakıp beni gideli çok olmuş, arayıp sormamışsın asla. He bir de demez mi; zaten seni hiç sevmedi, bırak artık bu deliliği.


Şaşkına bak neler anlatıyor bana, bir de deli diyor sabah sabah. Kızdım, kovdum onu banktan ama sıkılıyorum artık bundan, her sabah aynı şeyleri duymaktan. Biliyorum şu an orada öylece uzanmaktasın, geliyorum aşkım hemen, sanırım birazdan uyanırsın.